10 Eylül 2009 Perşembe

Alman Hıyar Turşusu


Kendisi Almanya Federal Cumhuriyetin de mukim muhterem bir dostum sağolsun varolsun, bana (şaka olsun diye) geçenler de bir kavanoz Spreewald Gurken diye pazarlanan aslı esası gewurz Gurke dedikleri hıyar turşusundan getirmiş. Gençliğimin bir döneminde, o zamanlar Alman Demokratik Cumhuriyeti adı verilen ülke de bulunmak zorunda olduğumdan anılarımı tazelemek istemiş. Pek sevindim doğrusu, zira uzun zamandır, rafların da gıda yerine hava dolu Doğu Alman süper marketlerini pek bir özlemişim. Yetmiş bin metrekaresi sadece hıyar turşusu ve hava ile dolu ama ekmek bulmanın mümkün olmadığı, sütün eğer gelir ise plastik poşette patlak veya akar halde olduğu, yedi ay önce Küba'dan toplanmış portakal olarak adlandırılan eçiş büçüş ve çürük meyvanın lüks sayıldığı ve buna benzer bir yığın saçmalıkla bezenmiş, çalışanların soru sorarsanız sizi dövmekten beter ettiği adli tıp mimarları tarafından tasarlanmış yerleri.Ve açlıktan kadidimin çıktığı bu Sosyalist cenneti unutmam mümkün mü? Ancak insanların kötüyü unutmak gibi bir huyları var, ee ne demişler "hafıza-i beşer nisyanla maluldür." . Şimdiler de özellikle Almanya'da Doğu Almanya için bir nostaljidir gidiyor, Spreewald Gurken de bundan nasibini aldı tabii ki. "Elveda Lenin" adlı sevimli film sayesinde Spreewald Gurken de unutulmakdan kurtuldu. Efendim, aslında Almanya'nın diğer yörelerinde imal edilen jenerik ismi Gewurz Gurke olan Almanya kökenli Yahudilerin "Haimisha-(ev işi)" olarak dünyanın birçok yerinde pek fevkalade ürettikleri ve bizde ki bir kaç üreticinin çok daha güzel ürettiği bu hıyar turşusundan hiç farklı değil. Ancak malum cebiniz de para arkanızda Avrupa Birliği varsa işler farklı oluyor. Spreewald Gurken aslında Brandenburg civarında bir yöre, dolayısı ile PGI denilen Avrupa birliğininin yöresel ürünleri koruma sistemiyle korunuyor. Yani başka yörede yapılması mümkün değil, yaparsanız aynı ismi kullanamazsınız. Pazarlama uyanıklığı ile işbu bölge de ki toprak,hava, su ve tabii ki hıyar bir anlatılıyor ki sormayın gitsin. Bahsettikleri hıyar mı? hıyar turşusu mu? yoksa cennetten düşme bir şey mi? diye şaşırıyor insan. Efendim toprak özelmiş bu turşu başka yerde olmazmış falan da fina. Ancak uyanıklar çok sipariş alıp da yetiştiremezler endişesi ile üretimin %30 una denk hıyarın başka yerden gelmesine de karşı değiller, e nerde kaldı sizin süper muhteşem hıyarınız? diye sorarlar adama. Bir diğer palavra da içinde ki malzeme, efendim asma,kiraz ve ceviz yaprağı kullanılırmış, fesleğen,limon otu vs varmış ve bir yığın gizli formül diye anlatıyorlar. Belki eskiden öyle idi, evlerde turşuyu kurarken katıyorlardı ve uzun süre dayanmasını sağlıyorlardı, ama şimdilerde fabrikalar da soğan, şeker, bayır turpu, hardal tohumu gibi bildik malzeme katılıp, üstüne kostik soda basıp günlerce fermente etmek yerine 24 saatte imal ediyorlar. İstedikleri kadar Spreewald Gurke'yi uçursunlar, Turgutlu'da mukim turşucular Alman Turşusu diye alasını yapıyorlar benden söylemesi, pek de güzel yeniyor. Bu ara da dostuma bu fırsat için teşekkürler, kesesine de bereket, zaten amacı da bana bu yazıyı böyle yazdırmaktı, ona eminim.

Cornwall Pilici


İzmir'den Nilgün Hanım, bazı yabancı yemek tariflerin de bahsi geçen "Cornish Hen" i merak etmiş, özellikle Amerikan kaynaklarında sıkça bahsi geçen bu pilici bulmak mümkün müdür derler. Nilgün hanım, bildiğim kadarı ile Cornish hen, yani Cornwall pilici yeni ortaya çıkmış bir tavuk türü. Esası İngiltere'nin en batısın da yer alan Cornwall bölgesin de yetişen Cornwall Game Hen adlı bir tavuk türüne dayanıyor. Game İngilizce de avlanan yabani hayvanlar için kullanılır, ancak Cornwall Game Hen oldukça evcil, neden öyle deniyor bilemem ama herhalde azametli duruşundan ve tüylerinin sülün, keklik gibi yabani kuşları andırıyor olmasından geliyor olabilir. Oldukça iri ve fazla kaslı bu tavuk türü, söz konusu yumurta olunca pek verimli değil. Ayrıca küçük çiftlikler de yetiştirildiğinden bulması pek zor, eti lezzetli olmasına lezzetli ancak ne kadar pişirirseniz pişirin kafes hayvanı olmadığından eti oldukça sert. Cornish Hen , Amerika Birleşik Devletlerin de 50 ler de yada 60 lar da , bir kaça tavuk türünün mutlu evliliklerinden ortaya çıkmış ve sadece et üretimine yönelik bir tavuk türü. Avrupa da bilinmemesi son derece doğal keza bizim için de öyle. Anladığım kadarı ile çok çabuk büyümeleri yüzünden tavuk eti üreticileri tarafından tercih edildikleri ve beyaz et kısmının daha fazla olduğu söyleniyor. 1-1.5 kg ağırlığa 5 hafta da ulaştıkları için erken kesilen bu piliçler genellikle fırınlık olarak tanınıyor. Tavuk meraklısı dostlarım da en az sizin kadar merakla bu türü aradıklarını söylediler. Amerika'dan birileri bir şekilde getirmediği sürece de ne menem bir şeydir bilmek mümkün değil derler. Melez bir tür olması nedeni ile ve ayrıca büyük ölçekli yetiştirildiğinden, sanırım tadı ne yedirildiğine bağlı, ancak çok farklı bir şey olması pek muhtemel görünmüyor, olsa olsa piliç olması nedeniyle çabuk pişiyordur farkı da burasıdır sanırım.

9 Eylül 2009 Çarşamba

Tavuk Korma



Bir süre önce Taftan nan dan bahsetmiştim, bazı dostlarım, "İyi de, biz bu nanı kuru kuruya mı yiyelim? yanına da bir şeyler olsa" diye serzenişte bulununca aslında uzun zamandır yazmak istediğim bir tarifi yazmak artık farz oldu. Madem Ekber Şah döneminden bir nan dan bahsettim, yanına da o zaman ait bir yemek ekleyelim. Korma ya da bazen yazıldığı gibi Qorma, malum coğrafyanın bir yemek pişirme yöntemi olarak nam salmış. Aslında gayet basit bir açıklama ile bizim kavurma dediğimiz ve şimdiler de unutulmaya yüz tutmuş bir yöntem. Et terbiye edildikten sonra, kavurulup ağır ateş te pişirilmek üzere güvece yerleştiriliyor. Daha sonra kapağı kapatılıp, kapak ( yemeğin suyunu yitirmemek için ) ve güveç bildiğiniz mayasız hamurla sımsıkı yapıştırılıyor. Daha sonra küle (unutmayalım eskiden yemekler odanın bir köşesinde ki açık ocaklar da pişirilirdi) oturtulup, ateşin közleri de kapağın üzerine yerleştiriliyor. Uzun süre bu ağır ateşin ısısıyla pişen etin nefaseti tabii ki bambaşka. Ocağımıza gaz tüpü düştüğünden biz bunu fırında yapacağız maalesef. Ancak gördüğünüz gibi Hint-Farisi mutfağının bu önemli yemeğinin pişirme yöntemi bizim eski yöntemlerimizden bir parmak farklı değil. Farkı içine konan baharat vs. de, bu da tahmin edersiniz ki o yörenin elinde hangi malzeme varsa onu kullanmak olduğundan geleneksel ağız tadımıza (kaldıysa şayet) oldukça yakın. Bu arada bir uyarı yapmadan geçemeyeceğim, o da günümüz de Batı ülkelerinde bu yemek Bangladeşli lokantacıların uyanıklığı sayesinde çok alakasız bir şekilde yapılıyor, adı korma ama alakası bile yok. İş bu nedenle oradan buradan elde ettiğiniz reçetelere uymayabilir şaşırmayın, efendim işin aslı bizde.


1 Kilo Tavuk, orta boy cep telefonu ebadında kemikli olarak parçalara ayrılmış durumda.

3 Kaşık süzülmüş tereyağı

2 Adet Soğan

6 Diş Sarımsak

1 Adet acı sivri biber acı seviyorsanız arttırın sevmiyorsanız hiç katmayın

1 tatlı kaşığı tane karabiber

1" kakule

1" karanfil

1 parmak kabuk tarçın

1 çay kaşığı öğütülmüş kişniş

kibrit kutusu büyüklüğünde bir parça zencefil yoksa 1 -2 tatlı kaşığı

1 kahve fincanı krema

1/2 Bardak yoğurt

evde varsa bir miktar badem, ceviz ve hatta fındık bile olabilir sadece öğütülmüş olsun yeter.



*Yapmamız gereken ilk iş tavuğu terbiyelemek, işin burası çok önemli ve en önemlisi de yemeğin içine koyacağımız 2 soğandan birinin, sarımsakların ve zencefilin ezilmiş olması. Pirinç veya taş havanınız varsa onda ezmeniz yoksa robottan geçirmeniz gerekiyor. Bitkisel muhteviyat püre gibi olmalı ki tadları ete nüfuz etsin.

Bu püreye yoğurdu ve kişnişi ekleyip bir güzel karıştırıryoruz. Metal olmayan (aksi takdirde metal kokusu ete geçer) bir derin kapta hepsini tavuk parçaları ile bir güzel harmanlayıp, buzdolabına en az bir saat kalacak şekilde yerleştirin. Bu arada dolabınızın soğan kokmasını istemiyorsanız üstünü örtmeyi ihmal etmezsiniz umarım.


*Etlerin terbiyelendiğine emin olduysanız önce çıkartıp oda ısısına gelmelerini bekleyin, burası da başka bir püf noktası, sıra kalan soğanı çentmeye geldi. Bu arada fırınınızı 150 dereceye getirip, üstü kapalı bir uygun fırın kabını da bir zahmet hazırlayalım ki son anda sorun olmasın, Güveciniz varsa lütfen hamurla sıvayıp kullanın, tadı başka olacaktır.


*Etleri bir derin tencerede ısıttığınız tereyağa parça parça ekleyerek kavurun, hepsini atarsanız ısıyı düşürür sulandırırsınız ki bu son isteğimiz. Sürekli çevirirseniz tencerenin dibinde yanık bir katman bırakmazsınız, burası önemli, zira etler kavruldukça tencereden alınacak ve bitince elde ne kadar baharat ve çentilmiş soğan kaldıysa eklenecek ve tencerede ki terbiye kalıntısı ile çevrilecek. (krema ve fındık fıstık hariç).


*Son eklenenler de (yakmadan) kavrulunca, etleri ekleyip, pişireceğiniz kaba 2 çay bardağı ılık suyu (kaynara yakın ama haşlak olmayan ısı da) ve fındık fıstığı ekleyip kapağını kapatıp fırına verin.


*Tavuk olduğuiçin 45 dakika yeterli olcaktır, bu süre fırın kapağının iki de bir de meraklılar tarafından açılmaması ile ilintili. Ola ki tavuğunuz köy tavuğu, yani hayatı yürümekle geçmiş kaslı bir kuş, o zaman bir yirmi dakika daha ekleyebilirsiniz. Veya bu tarifi tavuk yerine kuzu ile yapmak istediniz, süreyi 1' 45'' olarak hesaplayın (etin boyutu bu sefer kemikli olarak yarım orta boy cep telefonu olsun). Servis yapmadan önce kremayı ilave edip karıştırın.

8 Eylül 2009 Salı

Kekik mi? Zahter/Sater mi?



Çarşı pazar geziyorsanız bu aralar taze kekik olarak satılan birşeyleri almış olabilirsiniz. Kokusu kekiği andırsa da aslında resim de gördüğünüzü aldıysanız, aldığınız kekik falan değil haberiniz olsun. Bilimsel adı Satureja hortensis olan bu otumuzun adı zahter ya da sater den başka bir şey değil. Kendi çapında zaten ünü olan bu otu neden kekik diye satıyorlar anlamak ta zorlanıyorum. Bir müddet sonra tekir ve barbunya balıkları nasıl isim değiştirip biririnin ismine büründüyse, zahter/sater ile kekik de birbirine karışacak. Kekik çok farklı bir ottur ve bilimsel adı Thymus Vulgaris tir. Özellikle Güney ve Doğu yörelerimiz de oldukça sık kullanılan zahter/sater in yeri başkadır, kekiğin başka. İçinde thymol barındırdığından kekik gibi koksa da , kekik gibi uzun süre pişirilmeye dayanamayan zahter/sater, salatada çiğ olarak yada yemeklerin sonunda konursa rayihalı oluyor. Ayrıca yöresel mutfaklarda birçok kullanımı da var, taze haşlanıyor,kurutuluyor daha sonra haşlanıyor vs vs. Aslen Orta-Asya kökenli olduğu düşünülen Satureja hortensis, yakın yöre de de oldukça makbul, Bulgaristan'da çubritza, Romanya'da çimbru diye biliniyor, Gürcüler kundari/kondari olarak adlandırırken Arap komşularımız Za'atar, zahter, zatar olarak adlandırıyor. İngilizce metinler de, Amerikan veya Britanya telaffuzuna göre değişen summer savoury veya savory olarak bulmak mümkün. Son derece yaygın olmasına rağmen ve hatta kekiği andırıyor gibi görünse de, kesinlikle kekik değil ve kekik olarak da adlandırılmamalı. Lütfen zahter/sater e haksızlık etmeyelim.

Patates Fırın Üzerine Varyasyonlar



Konunun başlığı biraz klasik müzik koktu, farkındayım ancak patatesden bahsediyoruz, hayranlık duyduğum bir yumru. Dolayısı ile daha üzerinde uzun uzun yazabilirim hiç şaşırmayın. Bugün kü yazım nispeten kısa olacak çünkü bu kadar kolay olamaz dedirten cinsinden bir yemek. Eliniz de şu haşlanınca unlanan yemeklik patateslerden varsa daha iyi sonuç alacağınız türden birşey, işin aslı esası bu tür patates, ama yoksa da ne yapalım sırf bunun için çarşı pazar dolaşıp yeni patates almaya da gerek yok. Canınız istediği kadar patatesi bütün olarak soyduktan sonra bolca su dolu bir tencerede haşlayın. Tabi suya tuz ilave edip patatesleri soğuk suya koyacağınızı unutmadan, aksi takdir de patatesiniz haşlanır ama başka bir haşlanır. Piştiğine emin olduğunuz zaman sıra işin eğlenceli yanına geliyor. Öncelikle fırınınızı 180 dereceye ayarlayıp dibinde bir parmak çiçek yada mısırözü yağı dökülmüş kenarları yüksekçe bir tepsiyi fırına yerleştirin, bize kızgın yağ lazım. Cam pişirme kaplarını tavsiye ederim, patateslerin diplerinin kızarıp kızarmadığını görmek oldukça eğlenceli oluyor. Bu arada umarım tencerenizin kapağı vardı, yoksa da haşlanmış patatesleri kapağı olan ve sıkıca kapanan bir tencereye alıp, kapağını iyice kapatın. Kapağı ve tencereyi gelecek cümlede ki faaliyeti yaparken kapağın uçup, patateslerin ortalığa dağılmaması için uygun şekilde tutmanız gerekiyor. Şimdi sıkıca tencereyi kavrayın, bu arada kapağıda sıkıca tutuyoruz ve içeride patates yerine o gün kime kızmışsanız o varmış gibi bir güzel silkeliyoruz. Burada ki amacımız patateslerin yüzeyini hırpalayıp pürüzlü bir yüzey yaratmak ve şiddet terapisi uygulamak. Bu hırpalanmış yüzeyler, yağın içinde çabucak ve bir güzel kızaracağından çok kısa zamanda çıtır çıtır kızarmış hissini veren, ama suda haşlandığı için yağı içine çekmemiş ve en kısa zamanda pişmiş, ve dahi kalorisi düşük bir nev-i fırında patates elde edeceğiz. İşin püf noktası patatesin cinsi, pürelik yada yemeklik için ideal olan, pişince unlu havasını veren patates kullanıyorsanız abartmayın, çünkü dağılıp ecüş büçüş bir şeyler olsun istemiyoruz. Hırpalanmış patatesleri fırında kızmış yağın içine dikkatle yerleştirip fırına verin, yağın içinde olan kısımlar çabuk kızaracağında arada sırada alt üst ederseniz eşit şekilde kızartmış olursunuz. Bu kızartma işleminin belirli bir süresi yok.Süre sizin ne kadar kızarmış sevdiğinize, her defasında fırının kapağını açık unutup ısıyı düşürmenize veya elektrikli fırınınız varsa voltaj seviyesine göre değişiyor ancak çok uzun sürmez emin olun.

Yedikule Marulu



İstanbul surlarının Topkapı'dan Yedikule'ye(denize doğru olan kesim) uzanan kısımlarını görmüş olanlar belki farketmiştir, koca ve tarihi (bir kısmı restorasyon yapalım diye mahvedilmiş) sur dipleri bir bostan görünümündedir. Surların boyunca denize doğru uzanan yolun bir tarafı İstanbul'un en eski mezarlıkları diğeri ise en eski bostanlarıdır. Yıllar içinde ortadan kaldırılmaya çalışıldı ise de hala direnen bu küçük bostanlar farkında olmayan ve bu durumdan rahatsız olan bir çok İstanbul sakininin (dikkat ederseniz İstanbullu demekten kaçınıyorum)sofralarını şenlendiren bilumum yeşilliğin kökenidir. Bir zamanlar su dolu hendekler günümüzde oldukça yükselmiş minik vahalar olarak duruyor, vaktiniz varsa durup istediğinizi almaktan çekinmeyin derim. Neyse lafı uzatmadan esas konumuza dönelim, Yedikule marulu. Bilimsel adıyla Lactuca Sativa var. Longifolia, benim çocukluğumun tek marulu idi, bir de kıvırcık bilirdik. Ne Lolo rosso lar ne de atom adı verilen o sefil hamburgerci işi marulsu henüz pazarları işgal etmemişti. (Yanlış anlaşılmasın atom adı verilen Lactuca sativa var. acephala dışında her marul kabulum yeter ki gün eksilmesin mutfağımdan. ). Bu İstanbul'un pek sevdiği marul, Romalıların batıya taşıdıkları kökeni muhtemelen Anadolu olup, sonra kılıktan kılığa girmiş ailenin ağababası olması pek muhtemel. Bu yüzden İtalyanlar hala bu marula Lattuga Romana demekten çekinmiyorlar. Romalı tarihçi Plinius'un bahsettiği marul gerçekten bu marul mudur bilemiyorum ama adı bir defa yapışmış, ben de maalesef tarihçi değilim. Ancak uzmanlara göre bu marul'un bu coğrafya da uzun zaman var olduğunun kanıtları çok, geç mısır dönemi mezar süslemelerin de oldukça sık işlenen bir motif. Amerikalılar'ın Romaine olarak adlandırdığı bu marula Britanya ve eski kolonilerin de "Cos" marulu deniliyor. Şimdi buradan yola çıkan bir yığın insan da İstanköy adasının Rumca ismi Kos olduğundan marul'un kökenini orası sanıyorlar. Kızılacak bir durum yok, benim milletimden bir yığın cahil Bodrum'un kapı komşusunun Türkçe adını bilmiyor ya da söylemekten utanıyorsa ve hala İstanköy'e Kos diyorsa,elin Britanyalı'sı, Avustralyalı'sı ne yapsın değil mi? Aslında mesele pek basit zira onlar ismi muhtemelen Araplar'dan almış olmalılar, uzman dostlarıma sordum, Arapça da Kus veya Hus marul manasına geliyormuş. Şimdi gelelim kafa karıştıran bir iki noktaya daha, o da Langa marulu diye bilinen marul. Efendim her ikisi de aynı marul, zira şu anda Yeni Kapı Feribot iskelesinin ardında ki ve MarmaraRay için kazılan ve arkeolojik olarak bir harikalar diyarı olan alan, bir zamanlar Vlanga Bostanı denilen yer. Vlanga ismi gel zaman, git zaman "V" nin yitirilmesi ile Langa'ya dönüşmüş. Ve hatta bir not ta şöyle düşeyim şimdi Davut Paşa diye adlandırılan semt aslında Davut Paşa değil. Yüzyıl başında ki Davut Paşa'da Langa'nın sahil tarafı. Şimdi tekrar gelelim işin esas kısmına, yedikule marulu günümüz de de var, bazen yağlı olarak adlandırılıyor, çünkü yapraklarına elinizi sürerseniz yağlı bir his verir. Sıcağa çok dayanıklı olduğundan kolay kolay bozulmasa da dış yaprakları kartlaşır ve dibinden kırdığınız da süt akar. Bu süt diye adlandırılan özsuyu da,eh az biraz acıdır yani. Bu yüzden bugünlerde manavlar bu şifalı kısmı yolup atıyorlar ki çok yazık. Zira eski mutfağın baş bahar yemeklerinden kuzu kapama da kullanılan marul bu olduğundan, bu baş yapıtın taze kuzu etine verdiği kekre tat buradan gelmelidir. Müdahale şansınız varsa aman dış yapraklarını yoldurmayın.Bunu özellikle atlamadan eklemek istiyorum, çünkü eskilerin bildiği, şimdiler de Amerikan sağlık otoritelerinin doğruladığı bir nokta var o da, kanserle savaşacaksanız Yedikule marulu nu sofranızdan eksik etmeyeceksiniz. Şu atom denen saçmalığı neden alıyorum diye sorduğumda, bozulmuyor cevabını alıyorum, oysa yapraklarını ayırmadan ve yıkamadan kasap kağıdına sarılı olarak buzdolabında en az on gün saklarsınız, yani bahaneniz kalmadı, marulunuza sahip çıkın.

7 Eylül 2009 Pazartesi

Imperial Torte


Halkının çoğunluğu tarih uzmanı olan bir ülke de çoğu zaman tarih den bahsetmeye çekinsem de bugün mecburiyet neticesi az biraz yazıp çizmeden edemeyeceğim maalesef. Özellikle de haddimi aşarak sizleri Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun debdebeli günlerine götürmek istiyorum. İmparator I. Franz Josef (1830-1916) in hayatı esnasında söz konusu imparatorluğun en görkemli zamanları olarak adlandırılıyor, savaşları ve diger bilumum siyasi meseleleri bir yana bırakırsak, İmparatorluk başkenti Viyana ve diğer önemli şehirleri birer gastronomik cennet haline dönüşmüş. Daha sonra dünya mutfağına baş yapıt olarak giren bir çok ürün de bu sıralar da icat edilmiş. Fransızlar'ın bile yürüttüğü hatta örnek almak zorunda kaldıkları Viyana pasta ekolünün kökenleri de buraya, hatta daha da geriye uzanıyor. Efendim gelelim hikayemize, Franz Josef daha iki yaşındayken Franz Sacher adlı şahsın icadı Sacher Torte ilk defa görücüye çıkmış ve Viyana da bizim profiterol vari bir ün kazanmış. Sacher torte yada pastası o gün bugündür pasta meraklıların aşina olduğu bir pasta olmuş durumda . Ancak adetimiz üzere size Sacher Torte' nin en baş rakibi ve bana kalırsa ondan kat kat üstün Imperial Torte den bahsetmek istiyorum. Aradan yıllar geçmiş olduğunu düşünerek sene 1873 e gelelim, artık Franz Josef çocuk değildir üstelik imparator olmuştur, zevkine de pek düşkündür. Bu sıralar da Johann Frohner adlı bir girişimci Viyana da Hotel Imperial diye bir otel inşa ettirir, otel 1873 de tamamlanır ve açılışa Franz Josef, malum imparator olduğu için davet edilecektir. Frohner mutfak veya otel çalışanlarından, imparatoru (Fatih Terim den kesinlikle bahsetmiyorum konu karışmasın) etkilemek için halen ortalığı kasıp kavuran Sacher Torte yi bastıracak bir pasta ister ve o sırada otele aşçı yamağı olarak girmiş olan Franz Loibner ortaya yeni bir pasta çıkartır. Bu pasta alışılagelmiş pastalardan başka bir pastadır, çikolata, kakao kreması, badem vesaire içermekle kalmaz kolay bozulmadığı içinde uzun yola dayanacak yani (o zamanın iptidai şartlarını düşünelim lütfen) sağa sola hediye olarak gönderilebilinen , ve yiyenleri zehirlemediğinden çok popüler bir alıntı haline gelir(İzmit'ten geçerken bir nev-i pişmaniye alma eylemi olarak düşünün). Frohner, otel onun olduğu için pastanın adını otelle özdeşleştirir, pastacı yamağına ne düşmüştür bilemiyorum,adının geriye kalmış olması herhalde yeterlidir. Esas bilemediğimiz husus ise Franz Josef'in pastayı beğenip beğenmediği, aslına bakarsanız, o da ben bu pastaya hayran olduğum için beni ilgilendirmiyor, beğenmedi ise de bu onun problemi olsa gerek diye düşünüyorum. Günümüzden bahsedersek, otel hala Viyana'nın en güzel otellerinden biri imiş, ben 15 senedir uğramadım bilemem anlatanların yalancısıyım. O zamanlar yanına iliştirilmiş pastanesin de bir dilim bir şeyler yemek ayrı bir zevk idi. Ancak hatırladığım kadarı ile ,pasta Zotter çikolatacısının çikolatasından mamul olduğu için mi, yoksa başka sebebten midir bilemem bana göre oldukça pahalı idi. Ancak züğürtlere saygı eski kurumların iyi becerdiği bir şey olduğundan, şık ve tahta kutularda ufacık dilimler alıp eve çoluğa çocuğa götürmek o zaman mümkün idi ve öğrendiğim kadarı ile hala da mümkün, hatta internet üzerinden sipariş bile veriliyor sanırım. Her neyse aradan geçen yıllar içinde tarifini çok aradım taradım ama bulmak mümkün olmadı, bulduklarım da asla o tada ulaşamıyor, geriye benim gibi tek çareniz kalıyor Viyana'da mukim bir arkadaş edineceksiniz, o da ara da sıra da sizi ziyarete gelecek ki bir parça gelirken getirecek.