6 Kasım 2009 Cuma

Sambal Balado


Önümüz haftasonu, yağmurdu, soğuktu, karanlıktı falan diyerek çoğumuz evimize kapanıyoruz, bir kısım ahali de AVM tabir edilen kapalı mekanlar da sanki dünya da yapacak iş kalmamış gibi boş boş geziniyor. Böyle günler de mutfağa dalmak ve yemek yapmak kesinlikle iyi bir terapi yöntemi. Ancak acıların çocuğuyuz, bize terapi sökmez diyorsanız, ben de böyle günler de acılar sadece yemeklere yakışır diyerek Endonezya havalisinden bir sambal tarifi vereyim, siz de ne kadar acıların çocuğusunuz kendiniz karar verin,AVM de gezinmekten iyidir emin olun.
Sambal balado et, tavuk ve hatta balıkla bir güzel gidiyor, ben özellikle bulgur pilavına iyi eşlik ettiğini düşünüyorum, Endonezyalılar görse ne derler bilemem ama iyi gidiyor işte.
1 Adet iri ve domatese benzeyen kabuğu alınmış domates.
5-6 Adet arpacık soğanı
4-5 Adet diş sarımsak
8-10 Adet şu minik kırmız biberler den (taze olması gerekiyor hala bulabilirsiniz, pazarcıların son elveda dedikleri döneme henüz girmedik.), acısını azaltmak istiyorsanız damar ve çekirdeklerini mutlaka alın.
3 Çorba kaşığı sıvı yağ, zeytinyağı kullanmayın derim, oranın ahalisi genellikle fıstık yağı gibi yöre de bol yağları kullanıyorlar, zeytinyağı sambalın tadını pek Egelileştiriyor o yüzden ben de fındık yağı kullanıyorum, yoksa da herhangi bir yağ olur.
2 Çorba kaşığı toz şeker
1 Çay kaşığı tuz.
*Mutfak robotunu kullanarak soğan ve sarımsakları toz duman edin. Vaktiniz varsa ve taş ya da pirinç bir havanınız varsa, ince doğrayıp ezmeniz çok daha iyi olur. Ne farkeder diyebilirsiniz ama havanda dövülmüş soğan, sarımsak sambalın tadını çok fark ettiriyor, benden söylemesi.
*Boş kalan mutfak robotunda domatesi ve biberleri de toz duman edin, soğan/sarımsak ezmesi ile karıştırın.
*Derin bir tavada yağı ısıtın ve karışımı ekleyin.
*Pişirme süresi 7-8 dakikayı geçmesin, ayrıca soğanların ve sarımsağın yanmaması için sıkça karıştırmanızı tavsiye ederim.
*Bu sürenin sonunda şeker ve tuzu ilave edip maks. 2 dakika daha çevirince sambal hazırdır.
Balado soğuk da yenebiliyor, oda sıcaklığında da, ayrıca dolapta sittin sene kalabilme özelliğine de sahip.

5 Kasım 2009 Perşembe

Çin Çin Cinzano


Alkollü içeceklerin reklamının yapıldığı devirler de, radyo da (zaten bir tane vardı) şimdikilerin cıngıl dediği "Çin çin cinzano" diye bir reklam,aklımız da, dilimiz de dolaşırdı. Açıkçası bizim eve pek girmez di, büfe de bir şişe vardı, o yüzden hem bilirdik, hem bilmezdik. Her gelene ikram edilir di, ama içeni de pek olmazdı. Yıllar sonra o şişenin yarısı buharlaşmış kalıntısını gördüğümü hatırlıyorum. Sonra ne oldu açıkcası bilmiyorum, garip bir şekil de ortadan kayboldu gitti. Üniversite yıllarım da Cinzano ve adını şimdi unuttuğum başka bir takım marka vermutlar, kısmen tatlı ve içimi diğerlerine göre ehven-i şer ve en önemlisi ucuz olduğundan, kafa çekmenin "alkole yeni başlamaya çalışan gençlik"tarafından tek yolu olarak görülürdü. İş bu nedenle, eminim ki bir yığın yeni yetme, aç karına sarhoş olup, daha sonra başına gelenlerden dolayı muhtemelen, ailesinden benim gibi sıkıca fırça yemiştir. İşte bu nokta da vermut meraklısı İtalyanlar'dan ve Akdeniz kültüründen ayrılmışız, onlar sanırım hala içiyorlar. Bizler içinse,vermut'un sevilmeme sebebleri, sadece terapistlerin ulaşabileceği derin noktalar da bulunuyor, sanırım. Ancak içmesek de, almasak da Cinzano, "o köy bizim köyümüzdür!" misali her yer de görünen bir nesne olarak anılarım da kalacak . Aslında, geçmişi 18. y.y. a belki de daha gerisine giden bu vermut'u markalaştıran Cinzano adın da iki kardeş, bilmeden ya da bilerek modern pazarlama tekniklerinin çok öncesin de bir mucize yaratmışlar, son derece kalıcı bir iş yapmışlar, bence bu meslek ile alakanız varsa arşatırmanızı tavsiye ederim. Düşünün ki, dağ taş vermut, ancak o kadar başarılı oluyorsunuz ki o zamanın magazin dünyasının baş aktörü (şimdi ki tabiriyle "başarılı iş adamı") Casanova bile sadece Cinzano kardeşlerin vermutunun müptelası oluyor. Bunun arkasın da, ilk defa basılan renkli etiketlerden tutun da, geçen yüzyılın başında ortaya çıkan herbiri koleksiyonerlerin ardından koştuğu, posterlere kadar bir çok ilk var. Orijinal olarak, "Vermut ya da vermut Rosso" olarak kırmız şarap ve bir takım ot, baharat katkılı distilasyon la üretilmiş. Ancak günümüz de beyaz vermut veya aromatik şarap olarak bir yığın çeşidi , hatta köpüklü Cinzano şarabı bile var. Anladığım kadarı ile artık Cinzano ailesi ile bir ilişkisi kalmamış, ancak üretim de, isim de devam ediyor. Aklıma hep gelmiştir, aranız da içen var mı, seven var mı? merak ettim.

Mc Donalds' sız İzlanda


Yolunuz İzlanda'ya düşer de canım Mc Donalds'dan bir şeyler istiyor diye düşünüyorsanız yandınız. Ekim ayının sona ermesi ile birlikte M D İzlanda'ya elveda demiş bulunuyor.Bir zamanlar aldıkları borç ile Avrupa' da önüne gelen sektörde yatırım yapan, İstanbul'un bir mahallesi kadar nüfusa sahip bu sevimli ama feci soğuk volkanik adanın sakinleri bir zamanlar fazla yüksekten uçuyorlardı. Bir kaç sene öncesinin basınını bir tarayınca, kafayı çekip, yalakalık şehvetiyle yazılmış, Rejkavik'in yemek kültürünü Paris'le karşılaştıran seyahat yazıları bulmak pek mümkün. Ancak şu aralar müflis bir vaziyete düşen bu ada ülkesinde MD bile yok artık. M D nin franchise (şuna artık Türkçe bir karşılık bulunsa iyi olur) sahibi Lyst firmasının yetkilileri," Yahu Kronur (oranın para birimi) Avro'ya (buranın para birimi) karşı %80 düşünce ne yapalım, bir BigMac'ın fiyatı 6.36 ABD Doları oldu, altından kalkamıyoruz, müşteriler de yemiyor, üstelik bütün malzemeyi de uçakla adaya getirmek pahalıya patlıyor, oysa ki rakiplerimiz yerli kullanıyor." diye ağlanmışlar. Şimdi insan düşünüyor, yahu jeo-termal seralar da kış ortasında sebze yetiştirebilen sayılı ülkelerdensiniz, dağınız taşınız su ve çayır, hayvanınız da bol neden ithal edersiniz diye. Hadi sığır az olabilir ama her yanınız koyun kaynıyor onu kullanın, bak Hindistan'da sığır günah diye koyun kullanıyorlar da diyebilirsiniz. Hatta madem yerlisi var ne diye ithal edersiniz? bir gece de gurme mi kesildiniz başımıza vs vs. Tabi bu soruları ben de sabah çayımı içerken kendi kafamın içinde yaşayan İzlandalılara sordum, ama sarih bir cevap alamadım. Ancak bu işin altında bir bit yeniği vardı. Uzun uğraşılar sonucu sabahaın köründe yataktan zar zor kaldırdığım İzlanda muhabirimin bozuk Türkçesiyle vermiş olduğu rapora istinaden durumu açığa çıkardım. Magnus Ogmundsson (ki zat-ı muhteremleri M D nin franchise sahibi firmanın başındadır), baklayı ağzından çıkarmış, demiş ki "M D olarak kapanıyoruz, ama en kısa zaman da Metro adı altında aynı lokantalar da, bu sefer yerli malzemeyle hizmetinizdeyiz, herşey aynı, sadece adımız değişiyor, M D de bizimle bu konuda hemfikir". Hadi bakalım, şimdi aklıma bir yığın ekstra soru geliyor, bit yenikleri, marka stratejileri, velhasıl uyanıklık falan filan. Bekleyelim bakalım bu İzlanda dümeni bize nasıl yansıyacak.